‘ABD-Türkiye gerilimi bölgede kriz yönetimini zora sokuyor’

Alman Marshall Fonu Başkan Yardımcısı Ian Lesser, ABD-Türkiye geriliminin bölgedeki istikrarsızlığı arttırdığını ve kriz yönetimini zorlaştırdığını belirtti.

ABD’nin Alman Marshall Fonu Dışilişkilerden Sorumlu Başkan Yardımcısı Ian Lesser, ABD ve Türkiye arasındaki gerilim üzerine yazdı.

Yunan Kathimerini gazetesine yazan Lesser, ABD-Türkiye arasındaki gerilimin tarihte görülmemiş boyutları olduğuna dikkat çekerek, “Körfez, Doğu Akdeniz, Karadeniz ve Balkanlar’daki krizlerin yönetimi açısından hayati bir ilişki zayıflamış durumda” değerlendirmesini yaptı.

Lesser’ın “ABD-Türkiye gerilimi bölgedeki riskleri arttırıyor” başlıklı makalesinin tam metnini okurlarımızın ilgisine sunuyoruz:

“ABD-Türkiye ilişkilerini yönetmek hiçbir zaman kolay olmadı. Ancak bugünkü Washington-Ankara karşılaşması, tarih boyunca zor olmuş bir ilişki için bile çarpıcı. Sorunun kalbinde jeopolitika ile tutum, stratejik çıkar ile günlük siyaset arasındaki gerilim yatıyor. Trump ve Erdoğan devrinde, bunun diplomatik -ya da pek de diplomatik olmayan- tarzla da ilgili bir tarafı var. Güvensizlik ve hararetli bir milliyetçilik iki tarafta da etkili durumda. Türkiye ve ABD, hala, bölgede işbirliği yapmakta çıkarı olan NATO müttefikleri. İkili askeri anlaşmalar da geçerliliğini koruyor. Bugünkü soğukluk sürekli hale gelmek zorunda değil. Yine de mevcut kriz, bütün tarihsel öncellerinden farklı olarak bazı özellikle rahatsız edici ve potansiyel olarak kalıcı boyutlara sahip. Ne kadar uzun sürdüğünden bağımsız olarak, Washington ve Ankara arasındaki gerilim bölgesel istikrar için iyi haber değil.

Masadaki meseleler herkesçe biliniyor. Türkiye, Amerika’nın Suriye’deki Kürtlere desteğine, PKK ile yakın bağları olduğu için, karşı çıkıyor ve Amerika’nın Pensilvanya’da sürgünde bulunan ve Ankara’nın 2016’daki darbe girişiminin arkasındaki isim olarak gördüğü Türk din adamı Fetullah Gülen’i sınırdışı etme konusundaki isteksizliğine tepki duyuyor. Daha temel olarak, Türk kamuoyunda ve siyasi yelpazenin farklı yerlerindeki siyasetçilerinde, ABD’ye karşı paylaşılan ve giderek derinleşen bir güvensizlik var. Washington’un en iyi ihtimalle güvenilmez bir partner ve en kötü ihtimalle Türk emellerinin aktif bir düşmanı olduğuna dönük yaygın bir görüş var.
Washington’un perspektifinden ise, Suriye’deki Kürt milisler IŞİD’e karşı mücadelede en etkili müttefik olageldiler ve Amerikan ordusu onları terk etmek konusunda isteksiz davrandı. Ardı sıra gelen Amerikan yönetimleri, Gülen’in ABD’deki varlığından rahatsızdılar ancak Ankara’nın sınırdışı talebine dayanak olarak sunduğu kanıtları yeterince etkileyici bulmadıkları gibi Türkiye’de adil bir yargılama yapılacağına da inanmadılar. Batı’nın Moskova’yla ilişkilerinin kötüye gittiği bir sırada, Türkiye’nin Rus S-400 hava savunma sistemi alma kararı da NATO çıkarlarına, siyasi ve operasyonel açıdan, aykırı bulundu.

‘KİŞİSEL VE STRATEJİK ÇELİŞKİLERİN KARIŞIMI’

Trump yönetimi, güçlü bir Kongre desteğiyle, Türkiye’ye birçok cephede yaptırım uyguladı. Yeni savunma yetkilendirme yasası F-35 savaş jetlerinin Türkiye’ye teslimatını, S-400 anlaşması yürürlükte kaldığı müddetçe, engelledi. Amerikalı yetkililere, Türkiye’ye uluslararası finansal kuruluşlarda destek verilmesine engel olma konusunda yönerge verildi. Ve son olarak, Türkiye’nin adalet ve içişleri bakanlarına, Amerikan Rahip Andrew Brunson’un ve daha az gündeme gelen ABD Dışişleri Bakanlığı çalışanlarının uzun süredir tutuklu bulunmasında oynadıkları rol gerekçesiyle, büyük oranda sembolik yaptırımlar getirildi.

Bu yaptırımlar beklenmedik şeyler değildi. Türkiye, 1990’ların ortalarında PKK ile yaşanan çatışmalar sırasında ve yine 1974 Kıbrıs müdahalesini takiben yıllarca yaptırım altında kalmıştı. Bugün farklı olan ne? İlk olarak, güçlü çıkar farklılaşması ihtimali ve Rusya ve İran karşısındaki tutum. İkincisi, kamuoyu ve alevlenen milliyetçi retorik bugün merkezi bir rol oynuyor, özellikle Türkiye tarafında. ABD tarafında ise, “stratejik sınıf”, Ankara ile ilişkilerin geleneksel destekçileri, bugün Türkiye’ye ve onun liderliğine inancını yitirmiş durumda. Üçüncüsü, bu inanç yitimi, rehinelerle birlikte, kişisel bir boyut kazandı ve tepede hakim olan kincilikte yaşam buldu. Ankara liderliği ABD’nin tutumunu doğrudan bir tehdit olarak görüyor. Ve Trump yönetimi, Başkan Yardımcısı Mike Pence ve Kongre’deki pek çok kişi ile birlikte, Brunson davasını dinsel özgürlüğe karşı bir saldırı olarak ele alıyor. Stratejik ve kişisel çelişkilerin bu zehirli karışımını sindirmek zor olacak.

‘KRİZ YÖNETİMİ ZAYIFLAMIŞ DURUMDA’

Bu sırada, Körfez, Doğu Akdeniz, Karadeniz ve Balkanlar’daki krizlerin yönetimi açısından hayati bir ilişki zayıflamış durumda. Washington şimdiden Ankara ile ilişkilerindeki belirsizliğe karşı hedge etmenin (önlem alma) yollarını arıyor ve bu kapsamda Atina ve diğer bölgesel partnerlerle savunma alanında daha yakın ilişkiler kuruyor. Bu kötü bir şey değil. Ancak Yunanistan, aynı zamanda, komşusunun istikrarında doğrudan çıkarı olan bir aktör. Türk-Amerikan gerilim tırmandırma politikası ve artan milliyetçilik, halihazırda istikrarsız olan bir bölgede, güvenlik ya da kriz yönetiminin geliştirilmesi arayışına belli ki pek katkı sağlamayacak.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Boyacı Ustası