ATATÜRK VE TEK ADAMLIK

0

“Reisicumhur ATATÜRK’ün umumî hâllerindeki vehamet dün gece saat 24’te neşir edilen tebliğden sonra her an artarak bugün, 10 İkinciteşrin 1938 Perşembe sabahı saat dokuzu beş geçe büyük şefimiz derin koma içinde terki hayat etmişlerdir. 10 İkinciteşrin 1938.”

Gazi Paşa’nın doktorları 10 Kasım 1938’e bu notu düşüyordu. Anadolu’nun kurtuluş mücadelesinin eşsiz lideri, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk cumhurbaşkanı Atatürk 1937’den beri kötüye giden sirozu yüzünden ölümlü bedeninde bir devri kapatmış; sonsuz bir fikirsel devri başlatmıştı. 57 yıl süren kısa ömrüne savaşlar, mücadeleler, devlet adamlığı ve her şeyden evvel koskoca bir devrim sığdırarak gidiyordu.

Bu yazıda, onun tüm özelliklerinden bahsedemeyeceğim. Çünkü Atatürk’ü okumak hem tarihsel açıdan Osmanlı’nın son dönemine ve Milli Mücadele yıllarına dair külliyatı hıfzetmeyi, hem de ideolojik açıdan Kemalizm’in dayandığı ilkeleri iyi araştırmayı gerektiriyor. Oysa bu yazının bir yerde son bulması lazım.

Mustafa Kemal, emperyalizmin kuşatması altında can çekişen Osmanlı’da Harp Akademisi öğrencisiyken ülkesi –halkı- için tasalanmaya başlamıştı. Ortaokul yıllarında onu askerlikten uzaklaştıracağı uyarısıyla şiiri yasaklayan kompozisyon öğretmeni belki de mücadelenin tohumuna su dökenlerden biriydi. Mustafa Kemal için şiir yasaktı, ancak kompozisyon yazmak serbestti ve o, en güzelini yazmak için çalışmaktan hiç vazgeçmedi. Akademideyken el yazısıyla gazete çıkarmaya başladıklarında yazıların çoğunu o yazıyordu. Ona göre ülke yönetimindeki kötü gidişatı anlatmak, baskı rejimine karşı halkı bilgilendirmek ve bir tutum geliştirmek görevdi. Çünkü istibdat karşıtı mücadelenin bir halk mücadelesi olması gerektiğini biliyor ve halkın gücüne inanıyordu.

Kurtuluş yolları ararken İstanbul’un şahsiyetli kimseleri tarafından toplanan partiler/programları araştırıyor, ancak hiçbiri ona tatmin edici gelmiyordu. Mustafa Kemal’e göre, netice verecek çözüm yolunu Anadolu halkı üretecekti. İşte bu inançla 1919 Mayıs’ında Samsun’da ateşlediği direnişin fitili, dinamikleri yoksul halk olan muhteşem bir bağımsızlık hareketi oldu. Kurtuluş mücadelemizi başarılı kılan da, devrimleri sürekli tutan da eşsiz liderin güvendiği bu “milli irade” idi. Şimdiki gibi elinde palayla adam kovalayan, dolmuşta kadın döven tuhaf “milli irade” değil; vatanını ve hürriyetini aşkla sevenlerin canlarını ortaya koyduğu gerçek “milli irade”.

Nihayet bağımsız ve barış içinde bir Anadolu için vatanperverler elini taşın altına koyduğunda, mücadeleyi veren halkın ülke yönetiminde de söz sahibi olması gerekiyordu. Gazi, istibdat yıllarından bu yana yönetimin halka ait olması ve halkın değer görmesi için uğraşmıştı. Ülke yönetiminin belirli bir kişi ya da zümrenin elinde olması halktan kopukluğu, baskı düzenini ve adaletsizliği beraberinde getiriyordu. Bu düzen değişmeliydi. Cumhuriyete giden yolda, 1922 yılında Vakit gazetesinden Ahmet Emin Yalman’a verdiği röportajda ulusal egemenliği şöyle tanımlıyor:

“Millî egemenliğin tümüyle ortaya çıkması, bunun gerçek sahibi olan tüm insanların bir araya gelip bunu gerçekten kullanmasıyla mümkündür. Ancak tüm Türkiye halkının toplanmasıyla bu amacın gerçekleştirilmesine uygulanabilir bir çözüm olsa bunların yetki sahibi vekillerinin bir araya gelip bu işi yapması olabilirdi. Millî hakimiyetimizin bir kişi ya da sınırlı kişilerden oluşan bir kurul tarafından temsil edilmesi yüzünden ülkeyi ve milleti baskıcılıktan kurtaramadığımız tarihî olaylar ile delil müsbit olduğundan herhâlde bu temsil hakkını olabildiğince çok insandan oluşan ve vekillik süresini az bir kurulla temsil etmek ve ortaya çıkarmak, bence tek çözümdü. Ülke içinde ve millet içinde önce ve sonra yapmış olduğum araştırmalar ve incelemeler de bana bu düşüncenin uygulanmasında büyük imkânlar ve isabetler olduğu kanısını vermiştir.”

İşte bir kesimin “tek adam, diktatör” olmakla suçladığı Atatürk, yaşamı boyunca monarşiye karşı mücadele vermiş, yönetimin doğrudan halkın eline verilmesi ve yönetim teşkilatının “halkçılık” ilkesine dayanması için gayret göstermişti. Milli Mücadele tarihinin en eski ve güçlü kalemlerinden biri olan Falih Rıfkı Atay, Gazi’yle ilk karşılaşmasında onun “Düşmanın birini denize döktük, ikincisi ile geride savaşmak devrine başlıyoruz.” dediğini aktarıyor. Şüphesiz, Atatürk’ün geride savaşmakla yükümlü hissettiği “düşman” bir dış güç değildi. Bağımsızlığın korunması, eğitim imkânlarının toplumun tüm kesimlerine ulaştırılması, ekonominin halkın refahını sağlayabilecek düzeye gelmesi, kalkınma, çağdaşlaşma ve aydınlanma yolunu işaret ediyordu. Tüm bunların orijinin Cumhuriyet rejimi olduğunu biliyor, halkın -bir vatandaşlık hakkı ve ödevi olarak- yönetimde söz sahibi olmasını istiyordu. Nitekim gayretleri netice verdi. Gazi Paşa, sarışın, temiz giyimli, keskin bakışlı o adam, 10 Kasım 1938 sabahı hayata gözlerini yumarken, bağımsızlık ülküsünü gerçekleştirmiş, devrimlerle 15 yılda baştan aşağı değişime uğramış genç, çağdaş Türkiye’yi miras bırakmanın huzuru içindeydi.

e.

yorum Yap

Bu web sitesi deneyiminizi geliştirmek için çerezleri kullanır. Bununla iyi olduğunuzu varsayacağız, ancak isterseniz vazgeçebilirsiniz. Kabul etmek Mesajları Oku