Yaşam

Ben Sustum Ama Keşke Sen Susmasaydın Baba!


Yaşam

Hikayedir. Babalar Günü öncesinde biraz manidar bir hikaye. Herkesin anlattığı sırtındaki dağ, evin direği baba figürlerinden çok başkaydı Zehra’nın babası. Gerçek bir hikayeden alıntıdır. Kısa hikaye haline çevirmeye çalıştık.



Güvensiz ruhunu ve kırılmışlığını sinirlerine karıştırarak, bir hışımla, koşuyor gibi yürüyordu. Bunu ona nasıl yapardı?

Hak etmemişti. Düşünüyordu. Neden öyle demedi ya da iyi ki demedi. Onun seviyesine düşmediği iyi oldu.

Ama arsıza lafını esirgemek onu üstün hissettirir miydi?

Aklında karışık bir dünya vardı.

Oysa onun gözlerinden aldığı bir bakışla hayatına yön vermişti.

Tam 28 yıldır. 28 yıldır onun istediği gibi yaşamıştı, lafının üstüne laf dememişti.

Okumasına, çalışmasına, gezmesine, seyahat etmesine hep engel olmuştu.

Sanki yağmurlu bir havada başkasından emanet aldığı şemsiye gibiydi hayatı.

Su sızdırsa bile söylenemez, rengini beğenmese de diyemez, başına bir şey

gelmesin diye narince tutar gibi yaşadı hayatını. Konuşmadı kimseyle, babası konuşma dedi diye.

Şimdi ne olmuştu da gözden çıkarmıştı babası onu. Oysa ki sadece annesi ölmüştü, babası yeni bir evlilik yapmıştı.

Bunlar herkesin yaşayacağı türden olağan şeylerdi.

Belki olağan olmayan Zehra’nın annesinden kalan evin değerli olmasıydı.

O bunu hak etmezdi. Babası duygularını kullanarak aldı usulca elinden.

Milletçe duygusalızdır. Bir ekmek alacak paramız olsa bile “Ben çok zorluk çektim.

Aç kaldım. Beter haldeyim.” Diyene yatağımızı verir, ekmeğimizi böleriz. Dayanamayız. Kalbimiz hassastır, ruhumuz naif.

Zehra bundan farklı değildi.

Hiçbir şeyi yoktu annesi dahil. Ama babası bir iş yeri sahibi olmasına rağmen bu öksüzü karşısına alıp: “Çok zor durumdayım.

Bunu alırsam hayatım değişir.

Hem durumları düzeltirsem geri yerine koyarım.” dedi. Zaten annesi yoktu.

Acısını yaşamaya fırsat bulmadan gelen bu teklife ne diyebilirdi? Bir tanecik babası vardı.

Ama -cik ekinin bu kadar yersizleşeceğini ve baba lafının da bu kadar arkası boş kalacağını hiç düşünmezdi.

O ev alındıktan kısa bir süre sonra yerine konulan hiçbir şey olmadı.

Hatta yerinden edilen bir kız oldu. Kendisiydi bu.

Kapının açıldığını gördü. Ona düşen sadece çekip gitmekti.

Üvey annesinin “Baban da seni sevmiyor. O da gitmeni istiyor.” deyişine sessiz kalmıştı.

Çünkü babası da bu sözlere sessiz kalmıştı. Odasına gidip eşyalarını toplayıp beklenileni yaptı.

Zehra her zaman kendisinden beklenileni yaptı zaten. 28 yıldır sadece böyle yaşadı.

Bu zamana kadar hiç bir şeye sesini çıkarmamıştı ama şimdi çıkaracaktı.

Savcılığa gitti. Kendisini darp eden, arabayla ezmeye çalışan, sokakta arkasından küfür eden, tehdit mesajları atan üvey annesini şikayet etmeye gitti.

Cumhuriyet Baş Savcısının karşısındaydı.

Fakat ne gariptir ki; bütün bu olanlara göz yuman babasına laf etmeye içi el vermiyordu.

O da 28 yılını çalmıştı. En büyük suçun sahibiydi belki de.

Her şeyi, olup biteni, yaşadıklarını anlatıyordu da, mevzu babasına geldi mi tıkanıp kalıyordu. Kan böyle bir şeydi.

Elden gelen çakıl kanından gelen çığdan büyüktü.

Kendini toparladı, hayatını düşündü, yaşadıklarını sıraladı.

Gördüğü baskılar, yaşadığı haksızlıklar, engellenen hayatını düşündü.

“Ne yaşadıysan onu anlat” dedi kendisine.

“Şu zamana dek anlatmadın. Bir kez olsun şikayet etmedin. Şimdi artık sokaktasın.

Bugün de mi susacaksın?” dedi. Anlattı. Sanki bir anda tüm adaletin gölgesi çevresini kaplayacakmış gibi anlattı.

Hiçbir şey olmasa bile sessiz durmadığını, aptal olmadığını, her şeyin farkında olduğunu bilmelerini istedi.

Bilmeseler bile belki dertleşecek kimsesi olmadığı için savcı ile dertleşti. Ama o adalet sarayından çıkarken sanki rahatlamış gibiydi.

Otobüs durağına geldi. Sanki nereye gideceğini biliyormuş gibi.

Oturdu, bekledi. Gelen otobüslere bakıyordu, kalabalıklık oranına göre gözüyle seçiyordu, nereye gittiğine bakmadan.

Hangisi daha az kalabalıksa ona binecekti.

Zaten sanki ömründen koca bir kalabalık çıkmış gibiydi. Bir yanı öyle hafif, bir yanı öyle kırgındı.

Ama her ne olursa olsun mutsuz değildi.

O ağırlığı yeniden üstlenmek istemiyordu. Belki bu sebepten ömrünce bir daha kalabalıklara karışamayacaktı.

Kalabalıkların kendini otorite sanma gibi hadsiz duruşları vardı.

Bir kız şu yaşına geldi mi evlenmeli? Buna kime karar veriyor. Bu ve bunun gibi birçok kurala kalabalıklar karar veriyor.

Kalabalıkların söylediği her şey demokrasi midir?

Zehra üzüldükten sonra demokrasinin isterse sözlükte yeri olmasın, ne fark ederdi.

Bir kadın hem ülkesine katkıda bulunarak çalışıp hem evlenmemeyi tercih edemez miydi? Hayır yapamazdı. Kalabalıklar bunu onaylamazdı.

Acınası bir durumun içindeymiş gibi hissettirirlerdi.

Çünkü onların yapamadığını başkası yaşayamazdı.

Bu kabul edilebilinir bir şey değildir. Mutsuzluk herkese bulaşmalıydı; kalabalıklara göre.

Otobüsleri izlerken Zehra buna içinden karşı geldi. “Hayır” dedi.

Madem verdiğim 28 yılımın sonunda bile darbe görüyorum.

O zaman bu hayatı artık ben yaşıyorum. Omuzlarının dikleştiğini hissetti, sanki kolları kalınlaştı, garip, mağrur bir sertlik geldi bakışlarına.

Yanına oturan kız ağlamaya başladı. Zehra sıradan Türk halkının aynasıdır. Yine duygularını öne alarak yaklaştı kıza. 

Erkek arkadaşı tarafından parasının alındığını şimdi de tehdit edildiğini söyledi kız. Zehra yeni çıkmıştı yangından.

Kurtulmanın heyecanıyla dönerek kıza: “Al bu mesajları git savcılığa. Muhatap olma onunla. Bundan sonra onunla devlet muhatap olsun.” dedi.

İki genç adam muhabbete  karışarak “Avukatız biz. Bence hiç bulaşma. O sinirle nezaretten çıkınca direkt sana zarar vermeye gelecektir.”

Mağdur bir kadına vazgeçmeyi önermişlerdi.

Zehra zaten daha ateşi üstünde tüter haliyle sinirlenerek “Cüppenize layık olun.

Bu mudur bir kadına vereceğiniz tavsiye?

Kadınlar neden adaleti ahirete bırakmak zorundalar. Bunu bir hukuk adamı olarak nasıl dersiniz?” dedi.

Gençler sustu. Kızın gözlerine vazgeçmişlik çoktan yerini almıştı bile. Belki de üvey annesi de sorgudan sonra ona bela olacaktı.

Fakat Zehra bugün 28 yıldır sessiz kalmanın da hiçbir hayrının olmadığını görmüştü. Ses çıkarmak denemektir.

Sessizlik ölümü bekleyiştir. Zehra bundan sonra kimseye değil 28 yıl, 8 dakika bile verirken ince eleyecekti.

Giden zamanın yerini hiçbir şey dolduramazdı.

Zehra’nın özgürlüğü bugün sinirle nezaretten çıkıp zamana karşı savaşıp hakkını alacaktı.