Bağımsız Özel

Goril


Bağımsız Özel

Şimdi aslında bu yazı bitmişti… Her biten yazımda olduğu gibi Cavit arkadaşıma göndermiştim, yayına alsın da ben teknolojik detaylarla uğraşmayayım diye… Sonra Cavit beni aradı, dedi ki; “Abi yazı güzel de, senden beklediğimiz kadar güzel değil…” İşte bu söz bana dokundu… Dokununca da dedim ki, sen yazıyı yayına alma, ben bir daha okuyayım, bir daha […]



Şimdi aslında bu yazı bitmişti… Her biten yazımda olduğu gibi Cavit arkadaşıma göndermiştim, yayına alsın da ben teknolojik detaylarla uğraşmayayım diye… Sonra Cavit beni aradı, dedi ki; “Abi yazı güzel de, senden beklediğimiz kadar güzel değil…” İşte bu söz bana dokundu… Dokununca da dedim ki, sen yazıyı yayına alma, ben bir daha okuyayım, bir daha yazayım… Siz bilemeyeceksiniz tabi, ilk hali nasıldı, son hali nasıl… Belki de bitmiş halini beğenmeyeceksiniz; ki bu en doğal hakkınız… Ama buradaki önemli nokta, benim de içime sinmemişti bu yazı, yazdığım kadarıyla… Haydi bakalım, biraz daha kalem oynatalım da, en azından kendimiz beğenelim yazdıklarımızı…

 

Klimalar çalışmaya başladı, yaz geldi sanırım artık.

15 gün öncesine kadar sabahları arabanın kaloriferini, akşam eve dönerken de klimasını açıyorduk, sanırım artık sadece klima yetecek. İklimleri de bozduk hayırlısıyla. İnsanoğlu el attığı her alanda bir tahribat, bir arıza oluşturmaya devam ediyor.

Bugün tesadüfen gördüğüm bir haber mesela… ABD’de bir hayvanat bahçesinde bir çocuk gorilin kafesine (kibar adıyla yaşam alanına) düşüyor… Herkes panikte. Görevliler uyuşturucu iğne ateşliyorlar ama nafile, hayvanın bayılması zaman alacak… Çözüm net, goril öldürülüyor, çocuk kurtarılıyor… Düz mantıkla baktığımızda her şey normal. İnsan hayatını korumak adına “vahşi” bir hayvan öldürülmüş, konu kapanmış… Kapanmış da, benim kafamda deli sorular var… Gorilin hayvanat bahçesinde ne işi var, onun yeri doğa değil mi? Çocuğun kafeste ne işi var, güvenlik önlemi yok mu? Bariyerler, teller, uyarılar yok mu? Bu çocuk ebeveyn gözetiminde değil mi? Teknoloji bu kadar gelişmiş, Mars gezegeninde su var mı yok mu tartışmaları yapılıyorken gorili anında bayıltacak bir teknoloji yok mu? Gorilin kafesine girebilen, onunla ilgilenen ve dikkatini dağıtabilecek bakıcıları yok mu? Sorular uzar gider… Konunun özeti ise tam bir insanlık skandalı, insanın yaşamının iğrenç ve insandışı varlıklara saygısız olduğunun kanıtı…

Doğal ortamından koparılıp yarı-doğal bir mekana transfer edilen vahşi bir hayvan, kafesine giren bir insanın hayatının kurtarılması amacıyla öldürüldü… Yazık…

Maalesef insanlığımızın geldiği nokta bu. Hayatın her anında, her alanında; karşı bir tehdit gördüğümüzde tehditi bitirmek için radikal çözümler arıyoruz.

Terörle mücadelede son yıllarda yapılan yanlışlar, verilen tavizler, aflar, seyyar mahkemeler herkesin malumu. Bu süreçte sağlam bir yapılanma ile şehirlere karargahlar kuran, cephane yığınağı yapan örgütü ve üyelerini etkisiz hale getirmek için ne yapıyoruz peki? Doğma büyüme oralı olan; işi, evi akrabası orada yaşayan, terörle uzaktan yakından alakası olmayan insanlara sokağa çıkma yasağı ilan edeceğimizi söyleyip şehri tahliye etmeleri için vakit veriyoruz. Sonra onlar yokken bombalar, toplar, çatışmalar yaşanıyor…  Sonra diyoruz ki, tamam biz sizin oradaki sorunu çözdük, terörist kalmadı… Sevinçle evine dönen, dönmek için yollarda kilometrelerce kuyruk oluşturan halk bir de bakıyor ki taş üstünde taş kalmamış, şehir virane, dükkanlar yıkık, evler dökük… Kim goril, kim kafese düşen çocuk, kim gorili vuran görevli siz karar verin…

Milli bayram kutlamalarını iptal ediyoruz güvenlik sebebiyle. (Gerçi iptal etmeyince de devlet erkanımız hep bir gece önceden terli terli su içip yerlere terliksiz bastığından rahatsızlanıyor, törenlere katılamıyordu…) Sonra İstanbul’un Fethi Şenlikleri düzenliyoruz. Çuvallarca para harcıyor, gövde gösterisi yapıyoruz. Türk Bayrakları’nın üzerine basıp karadan yürüyen gemileri seyrediyoruz. Gemilerin isminin RTE olması şaşırtmıyor bizi, gurur duyuyoruz. Türkiye Cumhuriyeti Askeri Okulları’nda yetişmiş pilotlarımızın “Türk Yıldızları” ismini verdikleri akrobasi ekibinin Amerikan üretimi uçaklarla yaptıkları uçuş gösterisini izleyip mest oluyoruz… İstanbul’un fethinin ne kadar önemli olduğu konusunda hemfikirim, kutlanması da bence mantıklı ama, daha geçen hafta 19 Mayıs kutlamalarını iptal eden bir güruhun bu kutlamalarda gevrek gülümsemeleri ve gururdan kabaran göğüsleri ile boy göstermeleri kanıma dokunuyor…

Tarihimiz ile kronolojik sırasıyla geçmişten günümüze kadar gurur duymayı öğrenmemiz lazım. İstanbul’un fethi ile gururlanırken, Hasan Tahsin’i unutmamak; her kandili, dini günü hicri takvime göre ayarlarken Kutlu Doğum Haftası etkinliklerini 23 Nisan civarına sabitleyip Ulusal Egemenlik Haftası’nı unutturmaya çalışmamak lazım…

Bayramları, özel günleri bile ötekileştirmek, ayrıştırmak bize gelecekte sadece yeni sorunlar; yeni problemler getirecek…  Kimimiz doğasından koparılan goril olacağız, kimimiz gereksiz bir şekilde kafese düşen çocuk olacağız, kimimiz de gorili vurup çocuğu kurtaran görevliler olacağız… Herkes yaşayacak ama birbirimizin bakış açısından değerlendirince hep haksız birileri olacak…

Herkes yaşayacak ama, devam edeceğiz birbirimize zarar vermeye daima…

Buraya kadar yazıya müdahale edemedim, ama bundan sonrasına birazcık ekleme yapma isteği duydum ben de tekrar okuyunca… Nasıl duymayayım, gezinin yıldönümü gelmiş, ben Berkin dememişim, ben Ali İsmail dememişim, ben direniş dememişim… Yitip giden canlar, modern çağ şehitleri, oğlumuz, kardeşimiz, evladımız yitip gitmiş, ben iki kelam etmemişim…

#direngezi … Buydu bizi birleştiren söz öbeği… Gecenin bir vakti, hem de bu denli aktivist ve solcu kimliğimle uyurken ben bir gece yatağımda, Fatih Sultan Mehmet Bulvarı boyunca çınlayan sloganlar hala kulaklarımda… İhsaniye yazan tabelanın üstünü çizip de “Gezi Parkı” yazan o genç kalbimin orta yerinde, tabelanın yeni görüntüsü de gözlerimin önünde… Kör mü oldum yoksa balık hafızalı mı bilemiyorum… Bu direnişten, bu umut ışığından bahsetmeden bir gorilden bahsederek yazı bitirmek de neymiş… Ben de beklemezdim benden… Kızdım kendime, sizin kızdığınızdan çok daha fazla hem de…

Ben aslında çok severim Eskişehir’i… Öğrenciliğimin bir bölümünü geçirdiğim, sokaklarını avare avare arşınladığım bir memlekettir… Öyledir de, ben bilemezdim ki o benim avare avare arşınladığım sokaklarda bir gece vakti bir filizi kesecek, gencecik bir öğrenciyi şehit edecekler… Bilemezdim… Hala da konduramam Eskişehir’e… Huyum kurusun, bende bir memleketçilik vardır… Ayırırım şehri şehirden, ilçeyi ilçeden… Misal benim için yok hükmündedir Yozgat – Sorgun (Darılmaca, gücenmece yok…), ama en kral ilçedir Tunceli – Pülümür … (Baba toprağı, olsun o kadar…) İşte benim bu şahsi ayrımcılığımda en güzel yerlerden birindeydi Eskişehir bütünüyle, ta ki Ali İsmail kardeşimi gecenin bir vakti savunmasız bir şekildeyken katledene kadar…

Keza Berkin de kardeşimdi benim… Her ne kadar öttürse de iktidar “ekmek almaya mı polis taşlamaya mı gitmiş belli değil” diyerek borazanını, benim kardeşimdi o… Ekmek almaya gitmişti, ekmeğini evine götüremedi… 16, yazıyla onaltı kiloydu ebedi aleme göçtüğünde, bütün fazla kilolarını kendisini “infaz” eden o pislik güruhun omuzlarına ve vicdanlarına yüklerken…

Ne yaptı size bu çocuklar? Ya da başka bir deyişle, ne yapmasını isterdiniz siz bu çocukların? Analar ağlamasın diye başlattığınız o “benzersiz” çözüm sürecinizde nice anaları memnun ettiniz de, bu iki çocuğun gariban anaları mı battı size ey bu memleketin yönetenleri?

Miting meydanlarında evladını yeni yitirmiş bir anayı binlerce koyununuza – pardon taraftarınıza – yuhalatırken sızlamadı mı o demirden vicdanlarınız?

Bir askerinin kopan bir düğmesi için yedi düvel memlekete sefer açacak gözüpeklikte olan Mustafa Kemal’in genlerinden hiç mi almadınız be mübarekler?

Bugün siz iktidarda %50 oy almış olmanın verdiği huzur ve mutlulukla oturup, kendi seçtiğiniz başbakana kendi kendinize darbe yaparken; ben ve benim gibiler hala bileniyoruz size farkında mısınız?

33 belki de 34 yaşındayım… Çok şey gördüm, çok şeye şahit oldum… Kendi evladını kendi polisiyle öldürüp bununla da övünen, övünmekle yetinmeyip ölmüş evladımız anasını meydanlarda taraftarlarına yuhalatan bir insanı ben görmedim… O kadar vicdansız, o kadar kabasınız ki, görebileceğimi de sanmıyorum, sizde biter bu çirkinlik…

Hırsızlığınızı, uğursuzluğunuzu, terbiyesizliğinizi örtbas ettiniz biz “Gezizekalılar” ile… Her şeyi ya bize bağladınız, ya da paralellere… Sütten çıkmış ak kaşıklarsınız, gökten zembille inmiş doğaüstü varlıklarsınız belki birilerinin gözünde ama; o gözler BİZİM DEĞİL!

Şükürler olsun ki, ben dünyaya Deniz’in gözleriyle, ben dünyaya Uğur Mumcu’nun gözleriyle, ben dünyaya Ali İsmail’in gözleri ile bakıyorum… Sandıkta görüşürüz demiyorum kimseye, sandıklar geçici, sandıklar yalancı… Çok inandığınız o ahiret terazisinde görüşmeyi bekliyorum ben sizinle… Kıydığınız gencecik insanların, astığınız fidanların, kör kurşunlara kurban ettiğiniz memleket sevdalılarının helalliğini bu dünyada değil, ahirette alacaksınız… Tabi alabilirseniz…

Hani diyordunuz ya en yandaş halinizle; “mesele 3-5 ağaç değil anlamadın mı?” diye; evet ben de inanıyorum canı gönülden… Mesele 3-5 ağaç değil… Mesele sizin örümcek ağı bağlamış zihniyetinizde çözülecek, eğer çözülebilirse…

5 yaşında kıza tecavüz etmiş bir insanlık dışı yaratığı o 5 yaşındaki masumla evlendirip suç kayıtlarını silmek gibi bir formülü bulan sizsiniz…

Bu memlekette açlık sınırının altında yaşayan bu kadar insan varken ayakkabı kutularına paralar dolduran; bu da yetmezmiş gibi yandaş hakimleriniz ve verdikleri kararlarla bu kutular dolusu parayı faizini de ödeyerek iade eden sizsiniz…

Şahsi çıkarlarınız aleyhinde karar veren her savcıyı, her hakimi görevden el çektiren, süren, soruşturma başlatan, anasından doğduğuna pişman eden sizsiniz…

Nice büyük mahkemelerin verdiği kararları, nüfusu 300 olan ilçelerin adliyelerinde, iplerini elinizde tuttuğunuz hakimlerinizle bozduran sizsiniz…

Sizden olmayanı tayin ettiren, sürdüren, meslekten ihraç eden, emekliliğe zorlayan sizsiniz…

Fark ettim ki, aslında size kızmıyorum ben… Kızamıyorum… Siz “bal tutan parmağını yalar” felsefesini düstur edinmiş, “devletin malı deniz, yemeyen domuz” felsefesiyle hareket eder olmuşsunuz… Kabahat sizde değil…

Kabahat size oy veren yüzde elli halkımızda da değil…

Kimde kabahat?

Kabahat, eylemlerde varını yoğunu ortaya koyan, işini riske eden, vardiyaya girmeyip yok yazılan ama buna rağmen eylem yerini terk etmeyen; amma velakin; önüne ilk sandık geldiğinde çaaaat diye size oy basan Renault işçisinde…

Kabahat, grev ve toplu sözleşme hakkı için mücadele ederken; kurduğu çadırın bulunduğu yere likit gübre dökülen; eylemini sonlandırmak zorunda kalan; amma velakin; önüne ilk sandık geldiğinde çaaaat diye size oy basan Sütaş işçisinde…

Kabahat, maaşının yetmediğinden şikayet eden, et yiyemeyen, süt ürünlerini sayılı tüketen, vasıfsız olduğu için asgari ücretten fazlasını kazanma ihtimali olmayan; amma velakin; önüne ilk sandık geldiğinde çaaaat diye size oy basan vasıfsız Türk işçisinde…

Kabahat, KPSS kazanmak için bin türlü çaba sarf edip kurslara giden, özel dersler alan, gecesini gündüzüne katarak çalışan; sosyal hayatını yok düzeyine indiren, eşiyle dostuyla bile görüşmeyen, bunun sonucunda 70 puan aldım ama istediğim yere atanamadım diyen; amma velakin; önüne ilk sandık geldiğinde çaaaat diye size oy basan vasıfsız Türk öğretmeninde…

Bunun kabahati hepimizde dostlar…

Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın dedik, etrafımızı yılanlarla çevirdik… Bugün bize dokunmuyor olabilirler ama bu yarın dokunmayacakları anlamına gelmez…

Devir aklımızı başımıza alma, elimizden geleni yapma devridir… Yarın çok geç olup da pişmanlık duyduğumuzda, aslında şöyle de yapsak iyi olurdu belki dememizin kimseye faydası olmayacak…

1923 senesinde temelleri sabitlenmiş olan Türkiye Cumhuriyeti’nin mevcudiyetini ve istikbalini korumak bizlerin ellerinde… Nerede ne yapıyor olduğumuzun, toplumdaki yerimizin, statümüz ve kimliğimizin hiç önemi yok bu savunmada… Bu savunmada önemli olan tek şey birlikte olmak… Ata’mızın ve arkadaşlarının birlikteliklerinden doğan bu eşsiz cumhuriyet filizini yeşertmek, tohumlarını çoğaltmak, bir fidandan bir orman yaratmak elimizde… Tek yapmamız gereken çalışkan olmak…

Bireysel özgürlüklerimizin sonsuz; birlikteliğimizin faydalı olması temennisiyle… Ne demiş Nazım;

“Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür, ve bir orman gibi kardeşçesine…”

 

Saygılarımla…