Gündem

ÇEVRE DENGESİ


Gündem

Çarpık kentleşme ve kentlileşme hiç şüphesiz, sürekli değerler aşınmasına sebep olurken, kültürel yıpranmayı da beraber getirir. Bu yüzden; “Geleneksel yapıdan gelen birçok değer yok olurken, bunların yerine yeni değerler oluşturulamamıştır.”



Geceden beri yağmur yağıyordu. Birçok yeri seller götürmüştü. Televizyonda yolda kalan insanlar “devlet yok mu” diye feryat ediyorlardı.

İstanbul her kar ve yağmur yağışında böyle teslim oluyordu. Seller can alıyor, kurtarma faaliyetleri gereği gibi yapılamıyordu. 

Aklıma, gittiğim ülkelerdeki metropol kentler geldi.  Örneğin Singapur’da anormal yağmurlar yağıyordu. Fakat hiçbir yeri sel basmıyordu. Dünyadaki ilerlemiş ülkelerin, gittiğim büyük kentlerinde de durum böyleydi. Yağmur yağmasına rağmen ayakkabım çamur olmuyordu. Bunların nedenlerini araştırınca kent, kentli ve ekoloji açısından incelemek gerekiyordu.

Kentli ve yurttaş; sözcüğü tarihi gelişimde Latince’deki “Civitas-Uygarlık” sözcüğünden türemiştir. Arapça’da ise “Medine” kent anlamına gelmekte ve “medeniyet” sözcüğü de ayni kökten türemektedir. Bu nedenle kentler uygarlık ve medeniyet ölçüsü olarak görülmüştür. 

Kentlerin oluşmasına sebep etkenlerin en önemlisi “Sanayi Devrimidir.” Yeni üretim biçimleri kentlerde iş imkânları yarattı. Bu da kırsal alandan göçü hızlandırdı. Modern ulaşım araçları kentlerin çok rahat büyümesine yol açtı. Bu büyüme kentlerdeki toprağın değer kazanmasına sebep oldu. Yeni yapılaşma, malzeme ticareti ve depolama, teknik sistemlerini de geliştirdi. Bu sebeple, kırsal alanlardan kentlere doğru akın, bütün kentlerin problemi olmuştur. 

İngiliz tarihçi Childe, uygarlığı kentleşme ile özdeşleştirir. Antropolog McCormick’e göre ise kentleşme, toplumsal örgütlenme ile eşdeğerdir. Kültürel, siyasal ve dinsel kurumların doğuşu da kentleşmeyi geliştirmiştir. 

Üretim fazlası kurumlaşma, uzmanlaşma, ticaret, sanat, spor vs. gibi sebepler kentleri büyütürken, servetin yoğunlaşmasına, nüfusun artarak toplumun sınıflara bölünmesine yol açar. 

Büyümekte olan kentlerin düzenli gelişmesine yardım edecek en önemli konu “Kent Planlaması-Şehircilik” dir. Bunun amacı ise; herkese eşit hizmet ve sağlıklı bir yaşam sağlanmasıdır. Halkın ihtiyacına göre düzenlemeler yapmak, eğitim, ulaşım, trafik, yol, altyapı, sağlık, eğlence, yeşil alanlar vs. hep kent planlamasını içerir. 

Plansız şehirleşme hava kirliliğini de beraber getirmiştir. Bunun en önemlisi ısıtma sisteminden kaynaklanmaktadır. Diğer sebep topografik ve meteorolojik şartlar nazara alınmadan yapılan yanlış yerleşimdir. Trafik de bir diğer önemli hava kirliliği sorunudur. 

Bilimsel açıdan kent planlamalarının en zor kısmı, uygulama aşamasıdır. Bunun sebebi de çok çeşitli çıkar gruplarının uygulanacak doğru planı durdurmak veya kendi isteklerine göre değiştirmek için çalışmasıdır. Bu konuda çeşitli baskı grupları oluştururlar. Kahramanlık edebiyatına yer verdiğimizin ve çıkarlarımızı düşündüğümüzün onda biri kadar, akıl, bilim ve bilgelikle düşünebilme yeteneğini kazanabilsek, bu sıkıntıları yaşamazdık. 

Oy toplamak için milyonlarca insanımızı İstanbul’da toplayıp, varoşlar yaratarak gerçek kültürümüzü yok ederken, hamaset edebiyatı gırla gidiyor. Gerçek kentleşme; örgütlenme, iş bölümü, uzmanlaşma, kent kültürü ve değerlerinin benimsenerek oluşmasıdır. Böylece kentlinin nitelikleri de; laiklik, ötekileşmeden bireyleşme, anonim ilişkiler kurma ve akılcı davranma olmalıdır.

Ahlaki değerlerin bozulması

Çarpık kentleşme ve kentlileşme hiç şüphesiz, sürekli değerler aşınmasına sebep olurken, kültürel yıpranmayı da beraber getirir. Bu yüzden; “Geleneksel yapıdan gelen birçok değer yok olurken, bunların yerine yeni değerler oluşturulamamıştır.” 

İşte yozlaşma denilen şey de budur. Başkaları pahasına bir nevi egoistçe bireyleşme. Bu bireyleşme, yozlaşma dediğimiz bozulma ve bunalımlarla, zevksizliklere, yeni müzik türlerinin oluşmasına, eğlencenin ve eğlenenlerin nitelik ve niceliklerinin değişmesine, adetlerdeki inceliğin yok olmasına ve daha birçok çöküntü ve değişime yol açmaktadır.

Yolda, vapurda, komşuda, eğlencede ve çeşitli yerlerde görüp de “ne kültürsüzler, İstanbul’u da mahvettiler...” gibi düşüncelerle aşağılayarak baktığımız insanların oluşumunun sebebi budur.  Ancak bu noktada hassas bir ayrıntı var: Bu şekilde bakıp kızdığımız bu insanları, içimizden atmak mümkün olamayacağına göre, onlara yaklaşım yapmamız daha önemlidir. Onlardan kopuk yaşayarak, tepeden inme kültür vermemiz ve örnek olmamız da mümkün değildir. Bunun için akılcı yaklaşım ve eğitim gereklidir. Ne yazık ki okullarımızda da eğitim değil sadece teste yönelik öğretim yapılmaktadır. 

Zenginlik ve köşeyi dönme ideolojisi, bu yoksul ve eğitimsiz insanlarda daha çok gözükür. Çoğunluğu ya vurup kırarak, basıp geçerek kazanma yoluna, bu yolda da başarılı olamadığı zaman da “acınma” duygusallığına girer. Girdikçe de daha çok ezilmişlik duygusuna kapılır. Batı toplumunda “Pathos” denilen bu duygu, bizde dertli şarkılarla, jilet vurma şeklinde kendini gösterir.

Kentleşmede kentlinin kültürü; önce yerel kültüre sahip çıkmaya çalışarak, evrensel kültür sentezini ve evrensel değerleri oluşturma çabasıyla yavaş yavaş şekillenecektir. Bu yüzden başıboşluğun yarattığı müzik, sanat, düşünce farklıklarını birbirinden aşağı veya üstün görmeden değerlendirerek eğitime gitmek gereklidir. 

Biz eski İstanbulluların alışık olduğu nezaket kuralları daha ince ve duyarlıydı. Ani değişime de tam uyamadığımız için bundan çok rahatsız oluyoruz. Gerçekten benim zamanımda İstanbul esas varlığı içinde çok daha güzeldi. Okuduğum benden de eskiye ait kitaplarda birçok yabancı sanatçı, mimar, yazar ve şehircilik uzmanları İstanbul’un erişilmez güzelliklerini dile getiriyorlar. Eski Türk evleri ve mahalleleri estetik ve kullanım açısından çok ilginç bulunuyor. Belirli mimari ölçülerle doğal tepelere kurulmuş emsalsiz camileri, külliyeleri, yeşil alanları ve mahalleleriyle çok güzelmiş. Vadiler yemyeşil bostanlar ve meyve bahçeleriyle kaplıymış. Boğaz ufak köyleri dışında tamamen yemyeşilmiş. Yalılar, konaklar, kasırlar bahçe ve koruluklarıyla birlikte harikalarmış. 

Ben gene de; bilim adamları, sanatçılar, devlet ve çeşitli kuruluşlar, akılcı ve bilimsel çözümler arayarak kentimiz ve kentlimizle ilgili sorunlara çözüm getirilebileceğine inanıyorum. 

Fakat çevre için ayni inancı taşıyamıyorum. Çünkü “Benden sonra tufan” kafasındayız… ve “Bizler olacağı gördük ama durduracak aklımız ve gücümüz olamadı” diyerek bu günleri yarınlara devireceğiz.

Kısa anımsamalar

Daha yedi yaşlarında bir çocukken, Yenikapı’dan denize girer, yanımıza kadar gelen yunus balıklarını seyrederdik. Marmara bir balık cennetiydi. Annem ekonomi yapmak istediği zaman mevsimine göre bol bol taze çeşitli balıklar alıp pişirirdi. Pastırma ucuzdu. Haliçte bile insanlar balık tutup, yüzebilirlerdi.

Sebze ve meyveler hormonsuzdu. Yumurta yediğimiz zaman elimizi ve ağzımızı sabunla iyi yıkamazsak evden azar işitirdik. Çünkü hakiki yumurtalardı. Balık çeşitleri değişik, bol ve ucuzdu.

Her mahallede spor merkezleri yoktu, ama her mahallede büyük konak bahçeleri, otluklar, dutluklar, incirlikler ve geniş arsalar bulunurdu. Oralarda oynar, ağaçlara çıkar, meyvelerinden yer, güreşir ve yorulunca yemyeşil otlar üzerine uzandık mı, gökyüzünde bugün göremediğimiz bembeyaz bulutlar ve çeşitli kuşlara bakarak hayaller kurup, pamuk prenseslerin ülkesine yol alırdık. Sonra aşağıdaki terkos çeşmesinden kana kana mis gibi suyundan içer, hatta üstümüzü bile yıkardık. Gelincikler, papatyalar, otlar arasında tabiatla iç içeydik. Kuşlar cıvıl cıvıl öter, rengârenk kelebekler uçuşur, geceleri ise ateşböcekleri yanıp sönerek bize coşkulu sevinçler yaşatırdı.

Yazın karpuz kabuğu suya düşünce, Florya plajının altın gibi incecik sıcak kumlarına uzanır, pırıl pırıl denizinde yüzerdik. Tabi ertesi gün de yanıktan acıyan derimize, halis koyun sütünden yapılmış ve yoğurtçuların sırt tepsilerinde sattıkları “Ali Halit Yoğurdu” sürerdik.

Kuşlar gökyüzünde sürüler halinde başka yerlere göç ederken, dökülen yapraklar ve sararan otlarla, o solan bahçelerde üşüdüğümüzü hissettiğimiz zaman sonbahar başlardı. Evlerde yavaş yavaş sobalar kurulur, odun ve kömürler alınırdı.

Halis meşe ve gürgen odunları ve taş kömürü çıtır çıtır yanarken sobanın yanında toplandığımız zaman, mangalda patlatılan mısırlar ve dışarıda yağan karla birlikte, kışı dopdolu yaşamaya başlardık. Kar yağınca konağın üst katından baktığımız zaman yemyeşil İstanbul’un bembeyaz olduğunu görürdük… Bu şekilde mevsimlerin karakteristik özellikleri değişmeden, her sene aynen tekrarlanırdı… Sonra birden birçok şey gibi etrafımızı saran tabiat da kirlenmeye ve değişmeye başladı. Dünyada da çevre dengesi değişti.

Edinilen bilgilere göre, son yirmi beş yılda dünyada, Türkiye’nin yaklaşık üç misline yakın ormanlık alan yok olmuş.

Bir bilim adamının dediği gibi; “iklim ve tabiat vahşi bir hayvan gibidir. Tahrik etmeye gelmez.” Toprağı çölleştirenlerin vay haline!

Saat başı yeryüzündeki birkaç tür cinsi yok oluyormuş! İklim, enerji, balıkçılık, ormanlar, su zehirli atıklar sonucu kirleniyor. Marmara Denizindeki balıklar, midyeler kanserojen etkili ve zehirli. Etrafta çeşitli öldürücü virüsler kol geziyor. Kuş gribi ve öldürücü keneler ve daha nice öldürücü hastalıklar devreye girdi. Kanser hastalıklarında müthiş artış var. Tüm bunların en önemli sebepleri şehirleşme ve endüstri. Sonuçta bizler bilerek veya bilmeyerek çevreyi kirletiyoruz. Hızla artan bir şekilde yaklaşık otuz sene sonra ekolojik açıdan dünya çok zor yaşanır, hatta yaşanmaz hale gelecekmiş.

Bu konulara duyarlı İngiliz Sara Parkin Avrupa Parlamentosunda şöyle haykırmış; “Öyle duygusuz, öyle sessiz, öyle coşkudan yoksunuz ki, sonunda kendi yok oluşumuzu izleyip, sahneden çekilecek son tür haline gelebiliriz. Hepsi bittikten sonra, mezar taşımızdaki yazıda, durumumuzu yansıtacak sefillikte olurdu: Olacak olanı gördüler ama, durduracak akıldan yoksundular!…”

Ekoloji, çevre, insan, insan erdemleri, insan kültürü, insan eylemleri her şey ama her şey kirleniyor. Bu bakış açısı, gereksiz karamsarlık olmasa gerek.

Hey gidi, eski günler hey!..